ALLAH SEVGİSİNE GÖTÜREN YOL
ALLAH SEVGİSİNE GÖTÜREN YOL
1- الولي – El-Velî (cc) Allah’ın (cc) güzel isimlerinden biridir.Allah’ın (cc) isimlerine Esmâü’l-Hüsnâ denir. Bunlardan 54. Sırada sayılan esmâ, el- Velî’ İsm’i şerifidir. Allah bütün Mü’minlerin velîsidir. Bakara suresinin 257. Âyeti “ Allah iman ederlerin velîsi, yardımcısı ,dostu, şerlerden koruyucusu ve kurtarıcısıdır. Onları her türlü ( aklî, fikrî, maddî, manevî , şahsi ve ictimâî) karanlıklardan nûra çıkarır.”[1] Hakikî mâbûda inanmanın, kalp huzuruna, islamın ve doğru bilgilerin aydınlattığı ufka yönlendirir.
1- الولي – El-Velî (cc) Allah’ın (cc) güzel isimlerinden biridir. Allah’ın (cc) isimlerine Esmâü’l-Hüsnâ denir. Bunlardan 54. Sırada sayılan esmâ, el- Velî’ İsm’i şerifidir. Allah bütün Mü’minlerin velîsidir. Bakara suresinin 257. Âyeti “ Allah iman ederlerin velîsi, yardımcısı ,dostu, şerlerden koruyucusu ve kurtarıcısıdır. Onları her türlü ( aklî, fikrî, maddî, manevî , şahsi ve ictimâî) karanlıklardan nûra çıkarır.”[1] Hakikî mâbûda inanmanın, kalp huzuruna, islamın ve doğru bilgilerin aydınlattığı ufka yönlendirir.
Âyet-i Kerimede sözü edilen velâyet ilk elde icmâlî iman ile başlar ve mü’minin yükselen cehd ve gayretinin büyüklüğüne, devamlılığına göre giderek büyür ve çoğalır. İcmalî imânı, tafsîlî imana yükseltecek ve inanılması gereken bütün unsurları kapsayacak şekilde, her bir unsuru tek tek inceleyip akıl imbiğinden geçirerek kalbine nakşedip özümsemekle tafsîlî iman hasıl olur. Bu iman üzerine farz ibadetlerin (namaz, zekat, oruç ve hac) edası ve uygulanması; kesin delillerle yasaklanan fiil ve davranışların (haramların) terkedilmesi; Kulu Allah’a yaklaştıran, O’nun rızasını kazandıran, önemli gelişim merhaleleri ve aşamalarıdır.
Farzların üzerine ilave olarak yapılan ve farz ile aynı cinsten olan sünnetler de önemli ibadetlerdir. Allah Rasulü’nün örnekliğinde ve öncülüğünde eda edilen, temel amacı farzların eksik ve kusurlarını tamamlamak olan sünnetler, bir yönüyle de iman esaslarını ve farz ibadetleri beslemek ve kuvvetlendirmeyi hedefleyen ibadetlerdir.
Sünnetlere nâfile ibadetler de denir. Nâfile, ganimet, hibe ve hediye anlamlarına gelir. Farz cinsinden yapılan nâfile ibadetler ihlas ve samimiyetle edâ edildiği takdirde mümini Allah’a daha da çok yakınlaştırır. Nâfileler mü’min açısından birer ganimettir. Çünkü farzlarda ortaya çıkan noksanlık ve kusurları kapatır. Bir bakıma da Ma’bud’u Hakiki olan Allah’a takdim edilen bir hediye mahiyetindedir. Hesap gününün yegane hakimi olan Allah’ın hoşnutluğunu kazandıran bu hediyeleri küçümsemek değil, önemsemek lazımdır. Bu durum kulun Allah’ı (cc) sevmesi ve mecâzi anlamda Allah’a (cc) âşık olması sonucunu doğurur. Allah da (cc) kulunun sevgisine, sevgiyle karşılık vererek kulunu sever. Allah sevdiği kulunun dua ve taleplerini kabul eder. Duasında istediğini kabul eder ve dileğini yerine getirir. Allah’tan kendisini korumasını ve himaye etmesini isterse, onu koruması altına alır, himaye eder.
Tasavvuf ehli arasında maruf olan velâyetin mertebeleri ve seyr-i süluk usulleri vardır. Velâyete götüren riyâzât ve çile gibi dar ve zor yollar keşfedilmiştir. Ancak Peygamber (sav) Efendimizin ellerinden tutması ve irşadıyla Ashab-ı Kirâm(ra) Hazerâtının dikey bir yükselişle adeta manevî asansörler ile valâyetin zirvesine uçarcasına yükseldikleri de bir gerçektir. Şimdi bir Kudsi Hadis’in ışığı altında bu konuyu anlamaya ve anlatmaya çalışalım.
Hazret-i Ebu Hureyrenin(ra) Peygamber Efendimizden(sav) naklettiği hadis kriterleri açısından sahih, Kudsî Hadisi Şerif vardır. Kudsî Hadisler mânâ ve anlam yönüyle vahiydir. Bu mânâyı Cenâbı Allah (cc) Peygamberimize (sav) vahiyle bildirmiştir; ancak vahiy dilen mânâya lafız elbisesini giydirme vazifesini Cenabı Allah (cc) Peygamber (sav) Efendimize vermiştir. Bu Kudsi Hadis, Ashab-ı Kiram’a (ra) yol gösterdiği gibi bizim de yolumuzu aydınlatmaktadır. Hadis-i şerifi üç başlıkta toplayabiliriz;
Birincisi: Allah’ın sevdiği bir velî’ye düşmanlık eden, karşısında hasım olarak Allah’ı bulur.
İkincisi:-Allah’ın rızasını kazanma ve muhabbetine mazhar olma ancak farzları ve sünnetleri tam olarak eda etmek ve haramlardan sakınmakla olur.
Üçüncüsü: İman eden, Allah’ın emirlerini yapıp yasakladıklarından sakınanların ölümden korkmaları garipsenecek
durumdur.
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: “إِنَّ اللَّهَ قَالَ: مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ)، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطُِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لَأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لَأُعِيذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَيْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ، تَرَدُّدِي عَنْ نَفْسِ الْمُؤْمِنِ؛ يَكْرَهُ الْمَوْتَ وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُ”.
Ebu Hureyre’nin (ra) Peygamber (sav) Efendimizden, Peygamber Aleyhisselam’ın da, Cenâb-ı Allahtan rivayet ettiği Kutsi Hadiste Hz. Peygamber (sav) dedi ki: “Şüphesiz Allah Teâlâ Hazretleri şöyle buyurdu: “Her kim , benim bir velî kuluma, düşmanlık edip eziyet ve sıkıntı verirse, ben ona karşı savaş ilan ederim. Kulumun bana yakınlaşmak için seçtiği yolların bana en sevimli olanı, benim kendisine farz kıldığım ibadetlerdir. ( Kulum en çok bu farz ibadetleri severek ve isteyerek, ihlasla, tam zamanında, kıvamında yaprak bana yakınlaşır. Farzları bu şekilde eda ettikten sonra, farz ibadetlerin cinsinden) sünnet ve nâfile (ganimet ve hediye) olan ibadetleri de aynı istek ve arzuyla güzelce yapmaya devam ederek bana daha da çok yakınlaşır. Hatta öyle yakınlaşır ki, giderek artan yakınlaşmalar sonunda ben onu severim. Onu sevdiğimde de, ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Bana dua eder ve isterse istediğini mutlaka ona veririm. Eğer bana sığınır ve korumamı isterse, onu mutlaka korurum. Ben sevdiğim mü’min kulumun canını alırken (ruhunu kabzederken) tereddüt ettiğim gibi başka hiçbir şeyde tereddüt etmedim. Zira ruhunu kabzedeceğim kulum, hissedeceği acı ve elem sebebiyle ölümü istemez; ben de onun mahzun ve mükedder olmasını istemem.”[1]
Hadisin açıklaması
1- Allah’ın sevdiği bir veli’ye düşmanlık eden karşısında hasım olarak Allah’ı bulur.
Allah Teâlâ Hazretlerin en önemli isimlerinden birisi, el-ADL İsmi şerifidir. Allah (cc) mutlak adâlet sahibidir. Adâleti gereği zulmü kendisine haram kıldığığı gibi kullarının da birbirine zulmetmesini yasaklamıştı. Kulları arasında mutlak adaleti tecelli ettirecektir. Bununla birlikte dünye insanlar için bir imtihan yeridir. İman, ibadet ve adalet bakımından kullarını sınamaktadır. Ahiret hayatı, dünya sınavının sonucuna göre şekillenecektir. Sınav devam ederken Allah Teâlâ Allah (cc) Mü’minlerin velisidir, dostudur ve Hâmîsidir; mümin kuluna zulüm yapanlara karşı kulunu savunur. Mümin kuluna eziyete ve zulme cüret edenlere yaptıklarının bedelini dünyada veya ahirette ödeteceği va’dinde bulunmuştur. Zulme uğrayan kişi hakkını bağışlamadıkça Allah onu bağışlamaz. Dünyada veya Ahirette adaleti olumlu yönde gelişme gösteren kullarını teşvik etmekte, cesaretlendirmekte; olumsuz yönde gelişme gösterenleri de hatalı gidişten dönmeleri, olumlu yöne yönelmeleri için mühlet vermekte ve umutlandırmaktadır. İmtihan bitip herkes yapması gerekeni yapınca muhasebe başlayacak, sonuçlar açıklanacak ve adalet mutlaka tecelli ettirilecektir. Zulümde ısrar eden hak ve hukuk tanımayanlar cezâlarını, zulme uğrayan mazlumlarda haklarınıı mutlaka alacaklardır.
2-Allah’ın velî kulları
Allahın rızasını kazanma ve muhabbetine mazhar olmak ancak farzları ve sünnetleri tam olarak eda etmek ve haramlardan sakınmakla olur.
Allah’ın sevdiği ve velisi olduğu kul, takva sahibi bir mü’mindir. Farzları eksiksiz ve tam kıvamında yapmanın yanında haram olan fiillere de asla yaklaşmaz ve onlardan özenle kaçınır ve korunur. Haramları terketmek de farzdır. Böyle mü’min imanını da tafsîlî derecesine yükselterek kuvvetlendirir. Allah’ı Esmâ-ı Hüsnâsını, Zâtî, sübûtî ve selbî sıfatlarını tanır, bilir ve inanır. Allah’ın meleklerini, elçi olarak gönderdiği peygamberlerini; Sıratı mütakîm rehberi olarak indirdiği kitaplarını; Bütün aşamalarıyla âhireti, kıyâmeti, mahşeri, Allah ile kulları ve kulların kendi birbirleriyle hesaplaşmayı ve ödeşmesi, mukafât ve cezâyı, Cennet ve Cehennemi kabul ve tasdik eder. Kazâ ve kadere inanır. Kazâ ve Kaderin Allah’ın ilminin bir ünvanı olduğunu, Allah’ın ilminin geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak, küçük büyük her şeyi kapsadığını tafsîlâtıyla bilir, inanır ve tasdik eder. Farz olan ibadetleri , bunların farziyetinin şartlarını, edâsının şartlarını bilir, bunların farz olduğuna inanıp tasdik eder. Haram olan sözlerin, fiillerin ve davranışların haramlığını kabul ve tasdik ederek imanıyla bütünleştirir. İmanı kalbinde itmi’nan derecesine ulaşarak iyice köklenir. Salih amel ve güzel ahlak sahibidir. İmanı kâmil bir mü’min olur. Bir mü’min ve müslümanın hali bu olursa o Allah’ın sevdiği ve kendisine dost edindiği ve Allah’ın da kendisine dost olduğu bir kul derecesine ulaşmış olur.
Kudsî Hadis-i Şerîf’ in konusu olan Allah’a takarrub/yakınlaşma öncelikle farz ibadetleri özenle eda etmekle gerçekleşir; yakınlaşmanın ikinci aşaması ise sünnetleri ve nâfile ibadetleri ve müstehap olanları tam ve itina ile eda ederek elde edilen tekarrub’tur ki, velâyetin ve Allah’a yakınlık kazanmanın zirvesidir. Hadiste Rabbiz Teâlâ hazretleri şöyle diyor: “Kulum bana farzlardan sonra nâfilelerle de yakınlaşmayı sürdürür de bir noktadan sonra ben onun hal ve hareketlerini sevmeye başlarım. Ben onu sevince de, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Yakınlık bu seviyeye geldiğinde ise benden bir ne isterse, mutlaka onu veririm; bir şeyden de bana sığınır ve onu korumamı isterse onu mutlaka korurum”
Burada söz konusu olan Nâfileler: Namaz cisinden, beş vakit kılınan farzlara bağlı olarak, onların öncesinde ve sonrasında kılınan revâtip sünnetler ile duhâ, işrâk, evvâbin, teheccüd gibi rağâip sünnetlerdir.
Oruç cinsinden nâfileler ise farz ve vacip olmayarak tutulan pazartesi ve Perşembe oruçla, farz, sünnet, nafilerı, şavval oruçları, yada her ayın başında, ortasında ve sonunda, ya da her ayın ortasında tutulan üç gün oruç, aşure oruçları, gün aşırı tutulan oruçlar ve arafe oruçlarıdır.
Farz haccın dışında yapılan umre ziyaretleri ile farz ve vâcip tavafların dışında yapılan tavaflar nâfilelerden sayılırlar.
Farz olan ve senede bir eda edilen zekat cinsiden, zekatta aranan şartlara bakılmaksızın gönüllü olarak yapılan aynî ve nakdî her türlü bağış, teberru, sadaka, tasadduk nâfile ibadetler cümlesindendir. Bu nâfilelerin samimiyet ve ihlas ile yapılması durumunda Allah sevdiği kulunun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olur.
Allah’ın sevdiği kulunun organlarına hükmetmesi
Kulun nâfile ibadetlerle Allah’a (cc) kurbiyet edip yakınlaşmasının ardından Allah Teâlâ’nın, kulun ortaya koyduğu cehd ve gayrette sevgiyle karşılık vererek onu sevmeye başlaması, bunun akabinde kulunun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olması mecâzî bir ifadedir. Allah Teâlâ Hazretleri kulak, göz, el, ayak gibi organlardan münezzehtir. Bunlar yaratılmış olanların vasıfları ve azalarıdır. Allah ise yaratandır. Ezelî ve ebedîdir. Dâimî ve Bâkîdir. O’nda mahluk olanların özellikleri asla bulunmaz. O halde Cenabı Allah’ın velî kullarının “ işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” ifadesi neyi anlatmaktadır. Bu konudaki görüşler şöyledir.
Sözlerinde, fiillerinde ve niyetlerinde istikameti bulma, doğru olanı tanıyıp, seçerek ve tercih ederek yapma kabiliyetidir. Allah sevdiği kuluna bu özelliği verir, kul da hep doğru olanları ve Allah’ın razısına muvafık olan eylemleri işitir, görür, tutar ve adımlarını Allah’ın seveceği ve râzî olacağı yönde atar.
Burada dikkat edilmesi gereken husus işitmek, görmek, tutmak, yürümek diye ifade edilen eylemlerin mecâzî anlamda kullanıldığıdır. Allah Teâlâ hakkında görmek işitmek, tutmak, yürümek gibi fiilleri hakiki anlamda kullanmak câiz değildir. Allah Teâlâ’nın işitmek için kulağa, görmek için göze, tutmak için ele, yürümek için ayağa ihtiyacı yoktur. Allah (cc) kulağa muhtaç olmadan işitir, göze ihtiyacı olmadan görür, bilir; ele ve ayağa ihtiyacı olmadan tutar ve yürür. Kastedilen kulun bu organlar aracılığı ile algıladığı durumlarda, kulun iradesini ve tercih yetisini doğru yönde kullanmasına yardım eder. kendisinden râzî olduğu kulunun basiretini açar, kul da eylemlerinde tercihini yaparken Allah’ın rızasına uygun olanını seçer. Hataya düşmez.
Yoksa budizm inancında ve teslise inanan hıristiyanlık inancında olduğu gibi, hâşâ tanrının insan bedenine hulul edip girmesi ve tanrı ile kulun birleşmesi ve bütünleşmesi anlamına değildir. Enkarnasyon da denilen bu inancın islam inancı ile hiçbir ilişkisi yoktur. Hulul veya ittihat ya da tanrı ile kulun bir bedende birleşmesi inancı şirktir ve küfürdür. Akıl ve mantığa terstir. Kuran ve sünnet ile taban tabana zıttır. Allah zamandan, ve mekandan münezzehtir. “Allah eşi ve benzeri olmayan bir ve tek ilahtır. O samed’dir; hiçbir şeye muhtaç değildir; bununla birlikte her şey Allah’a muhtaçtır; Allah doğurmamıştır, baba değildir. O’nun eşi, oğlu ve kızı yoktur; O doğurulmamıştır, Annesi ve bası yoktur; onlara muhtaç da değildir; hiçbir şey O’na eşit ve denk değildir.”[2]
Mü’min kulun ruhunun kabzı sırasındaki korku ve isteksizliği
Hadisi Şerifin son bölümünde Cenâb-ı Allah buyuruyor ki: “Ben mü’min kulumun ruhunu kabzettiğin an hariç, yapmakta olduğum hiçbir şey için tereddüt etmedim. Mü’minin ruhunu alırken kulum yaşayacağı üzüntü ve sıkıntıdan dolayı ölümü hoş karşılamaz; ben de sevdiğim kulumun üzülmesini istemem. ecelini tehir etsem ve ona mühlet versem üzülmesine sebep olacak hatalar yapmasını istemem.”
Anladığımız şu ki, Cenabı Allah kendisinin varlığına ve birliğine ahirete ve iman esaslarının tamamına inanan, Allah’ı seven güvenen kul, bu iman ve sevgiden dolayı bir çok zahmetlere katlanıp farz ve vacip ibadetleri eksiksiz edaya gayret eden kulun, Allah’ın sevgisini de kazanmışken ölümü tereddütsüz, şevk ve iştiyakla istemesi gerekirdi. Tıpkı âşıkın mâşûkuna, sevenin sevgilisine kavuşmak için gözünü budaktan esirgemediği gibi, mü’min de canını ölümden esirgemeden, aşkla, iştiyakla ve severek ceset elbisesinden soyunup Allah’ın huzuruna uçmalıdır. Tıpkı her hareketiyle bize örnek olan Sevgili Peygamberimizin(sav) yaptığı gibi “Allahümme er-Rafîka’l-a’lâ” diyerek Allah’ın huzuruna u’rûc etmelidir.
Peygamber Efendimiz (sav) vefat ettiği hastalığı esnasında ashabına: “Allah bir kulunu dünya ile âhiret arasında muhayyer bıraktı da o kul âhireti tercih etti” buyurmuştu. O Kul Hazreti Peygamberin(sav) kendisiydi. Dünyada kalıp yaşamayı değil, ölüp Allah’a kavuşmayı tercih etmişti. En son sözleri de “Allahümme er-Refîka’l-A’lâ” olmuştu. “Ey Allahım! Ey yüce Rabbim! seni istiyorum, yüce dostu istiyorum” diyerek vefat etmişti. Mü’minlerin yapması gerekende budur. Hadisteki tereddüt ifadesiyle cenabı Allah mü’minlere yapmaları gerekeni işaret etmiş oluyor.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Allah(cc) için tereddüt hiçbir şekilde câiz değildir. Teredddüt, kararsızlık, duraksamak, ikilemde kalmak, iki şey arasında kalıp karar verememe halidir. Bu durum ya sonucu bilmemekten ve cehaletten olabilir. Oysaki Allah Teâlâ Alîm-i Mutlaktır; İlmi her şeyi kapsar, olmuş ve olacak her şeyi bilir. Yahut gücü yetmemekten, acizlikten olabilir. Allah(cc) Kadîr-i mutlaktır. Yegâne güç ve kudret sahibidir. Kudreti sınırsızdır. Dolayısıyla bu hadiste sözü edilen tereddüt Allah için söz konusu olamaz. O halde bu ifadeler mecâzî anlamda kullanılmıştır. Karar vermekte zorlanma veya gücünün yetmeyeceği endişesinden kaynaklanan kararsızlık değildir. “Her nefis mutlaka ölümü tadacaktır.” Allah her kulunun ruhunu mutlaka kabzedecektir; bu kesin bir hükümdür.
Hadisi Kudsiyi, biraz daha bütüncül ele alırsak, Allah Teâlâ(cc) öncelikle sağlam bir imana dayalı farz ibadetlerle ve ihlaslı ameller ile ilerleyerek, Allah Teâlâ katında beli bir mertebeye ulaşan kulun, sonrasında nâfileleri de düzenli yaparak derecesini en üst mertebeye taşıması ve bu mertebenin gereği Allah Teâlâ tarafından sevilerek dualarının kabul edileceği, isteklerinin yerine getirileceği bir makamda iken, kendisinden beklenen ölümden korkmaması, Rabbine kavuşmaya arzulu ve istekli olmasıdır. Mü’min kul geçici ve elemli dünya hayatı yerine, dâimî ve bâkî âhiret hayatını ve sonsuz cennet nimetlerini tercih etmeli; onlara kavuşmaya daha istekli ve iştiyaklı olmalıdır. Oysa kul beklenenin aksine ölümden ve ölüm anının hüzünlerinden dolayı mutlaka yaşanacak ve geçilecek olan bir geçitten korkmakta ve tereddüt yaşmaktadır. Kutsî hadisteki tereddüt ifadesiyle cenabı Allah, kulun söz ve fiillerindeki çelişkilere dikkat çekmiştir.
Bir başka önemli husus da şudur ki, kul Allah rızasını kazanma yolunda farz ve nâfile ibadetlerle ilerleyişini sürdürürken Allah’ın (cc) Külli iradesi ve kulun elindeki cüz’i iradesi aynı yönde örtüşmektedir. Dünyadan âhirete giden yolun ölüm tüneline geldiği yerde, kul cüz’î iradesini geri çekerek tünelden geçmek istememektedir. Allah’a ve âhirete imanın gereği mü’min kul iradesini geri çekmemeli, Allah’ın(cc) Murâd-ı İlahisi ile mutabakat halinde bulunmalıdır. Hiç tereddüt etmeden yola devam etmelidir.
Bir diğer ihtimalde hadisteki tereddüt ifadesinin teaccüb anlamında kullanılmış olmasıdır. Teaccüb beklenenin dışında bir sonuçla karşılaşınca garipsemek, hayret et emektir. Bu yoruma göre Allah (cc) rızasını kazanmak ve âhiret nimetlerine hak kazanmak için farzları ve nâfileleriyle birlikte ibadetleri özenle yapıp Allah’ın sevgisine mazhar olan mü’minin, ölüm kapısından geçip kavuşmayı umduğu Rabbine ve yıllarca hayalini kurduğu cennet yurduna adım atacağı yere vardığında, kulun çekingen davranması gerçekten hayret vericidir. Bunun kastedilmiş olması da muhtemeldir.
HE.24.04.2026
[1] Ravî, EbU hureyre, Muhaddis, El-Buhaari, kaynak sahih-i Buhari, c.8. s.294 hadis N0::6502, hükmül el-muhaddis: Sahih.
[2] İhlas suresi:âyet:1-4